Korkutan deprem açıklaması
Ülkenin önde gelen deprem uzmanlarından Prof. Dr. Naci Görür, BirGün’ün sorularını yanıtladı. Bingöl ve Elazığ’da meydana gelen depremler öncesinde bölgeye dair uyarılarda bulunmasıyla bilinen Prof. Dr. Görür’e göre beklenen Marmara depremi minimum 7.2 büyüklüğünde olacak. Prof. Dr. Görür, “Korkarım ki Marmara depremi, Gölcük Depremi’nden çok daha fazla hasar verecek” diyor.
Aynı zamanda Bilim Akademisi Üyesi olan Prof. Dr. Görür’e göre beklenen Marmara depremi minimum 7.2 şiddetinde olacak. Prof. Dr. Görür, “Bu deprem nüfusu 16 milyon olduğu söylenen bir mega kentte olacak” diyor ve ekliyor: “Korkarım ki Marmara depremi, Gölcük Depremi’nden çok daha fazla hasar verecektir.”
Ülkenin en önemli deprem bilimcilerinden biri olarak, bugünden 17 Ağustos’a baktığınızda ne görüyorsunuz? Yeni 17 Ağustoslar kapıda mı?
1999 depremleri Marmara Denizinin altındaki kabuğa önemli miktarda stres transfer etmiştir. Zaten burada son 1766 depreminden bu yana da stres birikmektedir. Marmara’da deprem beklediğimiz fay sisteminin deprem tekerrür periyodu da dolmuştur. Bütün bunlar Marmara Denizi içerisinde yakın bir zamanda büyük bir depreme işaret ediyor.
Beklenen Marmara depremi minimum 7.2 büyüklüğünde olacaktır. Bu deprem nüfusu 16 milyon olduğu söylenen bir mega kentte olacaktır. Üstelikte bu kentin yapı stokunun yüzde 60’ının mühendislik hizmeti görmediği iddia edilmektedir. Kalabalık nüfus ve kalitesiz bir yapı stoku herhangi bir depremde can ve mal kaybını en fazla artıran parametrelerdir. Hal böyle olunca, korkarım ki Marmara depremi, Gölcük Depremi’nden çok daha fazla hasar verecektir.
Düşünebileceğimiz en iyi senaryoda bile vardığımız sonuçlar bizi ürkütüyor. İstanbul’da 1 milyon 600 bin binanın olduğu söyleniyor. Olası depremde binaların yüzde 99’unda hiç ölümlü ve yaralanmalı vaka olmayacağını düşünsek bile geriye yüzde 1’e tekabül eden 16 bin tehlikeli bina kalıyor. Bu binaların her birinin 4 katlı olduğunu düşünsek 64 bin katla karşı karşıya kalırız. Her kat 2 daire içerse 128 bin daireyi buluruz. Her dairede en az 4 kişi yaşasa karşımıza tehlikede olan 512 bin kişi çıkar. Bu sayının onda birinin bile hayatını kaybedeceğini düşünseniz rakam yine 50 binleri buluyor. Durum maalesef çok ciddi…
Kentsel dönüşüm çok iyi bir proje. Eğer doğru yapılsaydı bugün çok şey değişirdi. Bu proje bir müteahhitlik projesi olarak algılandı. İşin odağına deprem değil, rant yerleşti. Devletin destek, gözetim ve denetimi olmayınca da proje olası depremde en fazla hasar görebilecek yerlerde değil en fazla kâr getirebilecek semtlerde yürütüldü. Projenin motor gücünü müteahhitler oluşturdu. Sadece yapı stokunu yenilemekle kentsel dönüşüm olur sanıldı. Hâlbuki bir kenti depreme hazırlamak için o kentin tüm bileşenlerini deprem güvenli hale getirmek gerekir. Kent bileşenleri de halk, yönetim, altyapı, yapı stoku, çevre ve ekonomidir. Bütün bu bileşenler üzerinde çalışmak gerekir.
Depreme karşı tüm ülke çapında yaygın bir önlem alma çalışmaları elbette yapılmadı. İstanbul için ise birtakım hazırlık çalışmaları yapıldı. Kimi yol, viyadük ve köprüler güçlendirildi. İSMEP projesi kapsamında devlet daireleri, hastaneler, okullar, vb. güçlendirildi veya yıkılıp yeniden yapıldı. Kentsel dönüşüm başlatıldı. İBB deprem seferberliği ilan etti. Afet yönetimi ile ilgili Valilik, Belediye ve Askeriye ciddi müdahale ve kurtarma plan ve organizasyonları yaptı, müdahale birimlerini güçlendirdi. Bütün bunlara rağmen, halkın yaşam alanlarının deprem güvenliğiyle ilgili olarak yeterli çalışmalar, maalesef yeterince yapılamadı. Depremde en yumuşak karnımız işin bu kısmı... Üzülerek söylemeliyim ki asıl can kaybı halkın yaşadığı konutların yıkımından gelecektir.
Depremde en az hasar görmenin yolu risk yönetiminden geçer. Bugün depremlerin nerede olacağı, nasıl ve hangi büyüklükte olacağı, olursa oradaki yerleşim alanlarına ne kadar bir zarar vereceği, can ve mal kaybının ne kadar olacağı aşağı yukarı bilimsel olarak öngörülebilmektedir. O zaman yapılması gereken şey daha deprem gelmeden depremin vereceği muhtemel zararları azaltacak çalışmalar yapmaktır, yani hazırlanmaktır. Biz buna risk yönetimi diyoruz. Bu yaklaşım ülkemizde, maalesef ne hükümetler ne de yerel yönetimler tarafından desteklenmektedir. Yöneticilerimiz daha çok afeti yönetmeyi tercih etmektedirler.
